“Demirkırat” Dönemi ve 27 Mayıs/Yarım Asırlık Çınar: KİPLAS kitabından

986
0
Paylaş:

İkinci Dünya Savaşı’nın bitmesinin ardından dünya, siyasal ve ekonomik açıdan yepyeni bir sisteme doğru yol almaya başladı. Batı medeniyeti içinden yükselen Faşizm akımının bastırılması, Liberal ve Demokrat siyasetin yeniden önem kazanması, öte yandan sayısı hızla artan pek çok ülkede savaştan güçlenerek çıkan Komünizm ideolojisinin yayılması, dünyada yeni dengelerin oluşmasına yol açacaktı.

Kurulduğu dönemdeki birkaç denemeyi saymazsak tek partili sistemle yönetilen Türkiye, savaş yıllarını da bu şekilde geçirdi. Savaş sonunda Türkiye’deki mevcut sistem çağın gereklerinin gerisinde kalmaya ve hem yurt içinde hem de dünyada muhalefetle karşılaşmaya başladı.

Savaş yıllarının getirdiği ekonomik sıkıntılar, ekonomi alanında daha liberal tedbirlerin tartışılmasına zemin hazırlamaktaydı. Bu hava içinde Türkiye’nin kurucu siyasi örgütü ve o zamana kadar ki tek partisi olan CHP’den istifa eden dört milletvekili; Celal Bayar, Adnan Menderes, Fuat Köprülü ve Refik Koraltan 1946 yılında Demokrat Parti’yi kurdu.

Çağın getirdiği yenilikçi-liberal söyleme yaslanan ve tek parti idaresinden bunalmış halkın da desteğini alan Demokrat Parti 1946 seçimlerinde beklediği neticeyi alamamasına rağmen 1950 yılında yapılan seçimlerde oyların %54’ünü alarak ezici bir çoğunlukla iktidar oldu. Celal Bayar Cumhurbaşkanı, Adnan Menderes Başbakan, Refik Koraltan ise TBMM Başkanı oldu.

Özellikle ekonomide uygulanmak istenen belli çerçevedeki liberal politikalar Türkiye’de yepyeni bir dönemin başladığına işaret etmekteydi. Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren demiryoluna ağırlık veren ulaştırma politikasının çeşitli sebeplerle tam anlamıyla başarıya ulaşamaması, ülkenin pek çok noktasının her anlamda birbirinden kopuk yaşamasına yol açmaktaydı. DP iktidarının ilk icraatlarından biri 1950’de ABD’li yetkililerin öncülüğünde Karayolları Genel Müdürlüğünü kurarak karayolları hamlesini başlatmak oldu.

Liberal sayılabilecek politikalarla desteklenen bu ve benzeri hamlelerle sonuçları günlük yaşama doğrudan yansıyan yeni bir kalkınma dönemine girildi. Savaşın sonunda ABD tarafından savaş mağduru ülkelere destek olmak için planlan Marshall Yardımı programına Türkiye de dâhil edildi.

Dünyada hammadde talebinin artması, savaş yıllarında ihraç edilen madenlerin getirisi olan yüksek altın ve döviz rezervi ve yayılmacı Sovyet tehdidine karşı tampon bölgede yer alan Türkiye’ye ihtiyaç duyan Batılı ülkelerin sıcak yaklaşımları neticesinde açılan kredilerle ekonomide parlak bir dönem yaşanmaya başladı.

Yerli ve yabancı sermayenin Türkiye’de filizlenmesine katkıda bulunabilmek için gereken teşvikler sağlanmaya başladı. Bu amaçla Türkiye Sınai Kalkınma Bankası kuruldu. 1950 yılında patlak veren Kore Savaşı ise özellikle tarım ürünleri ihracatının ve dış yardım miktarının artmasını sağladı.

Savaşa 5000 kişilik bir birlikle katılan Türkiye 1952 yılında NATO’ya üye olunca Sovyetler Birliği önünde tampon vazifesi gören ülkenin önemi daha da arttı ve belli bir dönem sürecek dış yardım ve kredi de garantilenmiş oldu.
Bu dönem, Demokrat sözcüğüne dili dönmeyen vatandaşların kullandığı haliyle Demirkırat Dönemiydi. Çeşitli açılardan eleştirilmekle birlikte bu dönemde Türk Sanayiinin atılım yaptığını ve sonraki yıllara devrolunacak bir altyapı kurulduğunu söyleyebiliriz. Günümüzde varlığını sürdüren pek çok sanayi ve finans kuruluşu bu dönemde kurulmuş, geleceğe yönelik büyük altyapı yatırımları gerçekleştirilmiştir.

Demokrat Parti, ekonomide bazı liberal politikalar uygulamasına ve toplumsal hayatta belli refah göstergeleri elde etmesine rağmen aslında gerçek anlamda sistemi değiştiren bir siyasal hareket olmamıştır.

Türkiye sistemi kökten etkileyecek radikal değişimlerin yaşanması için 80’lerin ortasını ve Turgut Özal’ı beklemek durumunda kalacaktı. Cumhuriyete o güne kadar ki egemen olan yerleşik uygulamalarının ve anlayışların her anlamda değişime uğradığı dönem Turgut Özal’ın başbakan olmasıyla başlayan dönem olmuştur.

Bahar Havasının Sonu

Gerçek anlamda uygulanamayan liberal politikalar bir de halkın oylarını garantileyebilmek amacı güden popülist uygulamalarla birleşince ekonomide yaşanan bahar havası bir süre sonra sona erdi. Özellikle tarım sektörüne yapılan karşılıksız destekler, köylünün buğdayını yüksek fiyatla satın alıp ihraç edilmesi üzerine kurulu döngü, dünyada tarım ürünlerine duyulan ihtiyacın azalması sonucunda Türkiye’nin buğday ihracatının durmasıyla çok riskli hale geldi.

Bunun yanında 1932 yılında çıkan ve ezanın Türkçe okunmasına dair kanunun, 1950 yılında değiştirilmesi sonucu ezanın Arapça okunmaya başlaması gibi bazı olaylar, rejime karşı bir tehdit oluştuğu algısını güçlendirmekteydi.

Ülkenin çeşitli yerlerinde Atatürk büst ve heykellerine yapılan saldırılar toplumsal huzursuzluklara da yol açmaktaydı. Saldırıların artması üzerine hükümet 1951 yılında Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanun adı altında bir kanun çıkarttı. O dönemde faaliyet gösteren Ticani Tarikatına mensup kişiler tarafından gerçekleştirilen büst kırma eylemlerinde iktidar muhalefeti, muhalefet de iktidarı suçlamaktaydı.

1955 yılında meydana gelen 6-7 Eylül Olayları ise ülkede mevcut bulunan sermayenin el değiştirmesi sürecine zemin hazırlamakla birlikte, piyasaların sarsılmasını da beraberinde getirdi. Kaynakların hızla tükenmeye başlaması, kredilerin durması, yardımların kesilmesi ve yatırımların yarım kalması ekonomiyi darboğaza sürüklemeye başladı.

6-7 Eylül Olayları

50’li yılların ortalarına doğru Kıbrıs’ta Türk azınlığa yapılan baskıların artması Türk kamuoyunda gitgide artan rahatsızlıklara sebep olmaktaydı. Dışişleri Bakanlığı yetkililerinden oluşan bir heyetin Londra’da konuyla ilgili görüşmeler yaptığı esnada, Selanik’te bulunan ve Atatürk’ün doğduğu ev olarak bilinen binanın bombalandığı yolundaki haberlerin yayılması üstüne İstanbul’da başlayan huzursuzluk ve sokak gösterileri gayrimüslim vatandaşlara yönelik şiddet olaylarına dönüştü.

6 Eylül 1955 tarihinde başlayan ve tarihe 6-7 Eylül olayları olarak geçen yağmalama ve şiddet olaylarında azınlıklara ait çok sayıda ev ve işyeri tahrip edildi veya yağmalandı. Olayları takip eden süreçte çok sayıda Rum kökenli Türk vatandaşı sahip oldukları varlıklarını elden çıkartarak ülkeyi terk etti.

 

Halkın alım gücü hızla düştü. Bunun üzerine Savaş yıllarında uygulanmış olan Milli Koruma Kanunu 1956 yılında tekrar devreye girdi. İç ve dış tüm ticari faaliyetler devlet kontrolüne alındı. 1958 yılında IMF ile bir anlaşmaya gidildi ve aynı dönemde İktisadi İstikrar Programı kabul edildi. Program bir ölçüde rahatlama getirmekle birlikte kesin bir çözüm oluşturmadı.

Demokrat Parti iktidarının yaşadığı başarısızlık muhalefet tarafından sert biçimde eleştirilmekteydi. Bu eleştiriler ekonomik sıkıntının getirdiği başarısızlık hissiyle birleştikçe iktidarın hırçınlığı artıyordu. Bu da iktidarın, başta muhalefet olmak üzere kendisini eleştiren her kesim üzerinde baskı kurmasına yol açıyordu.

Siyasette yaşanan gergin hava sokaklara yansımaya başlamıştı. CHP’nin sert muhalefeti, iktidarı daha da sertleştiriyor, gerilen atmosfer öğrenci olayları ve yaşanan kargaşalarla perçinleniyordu.

Gitgide sertleşen iktidara ana muhalefet lideri İsmet İnönü’nün 18 Nisan 1960 günü yaptığı uyarı oldukça sert oldu. İnönü şöyle diyordu: “Biz demokratik rejim dedik, bu rejim kurulmuştur. Bu demokratik rejim istikametinden ayrılıp, baskı rejimi haline götürmek tehlikeli bir şeydir. Bu yolda devam ederseniz, ben de sizi kurtaramam.“

Bu uyarı yaklaşmakta olan müdahalenin de habercisiydi.

Gerginlik Tırmanıyor

Demokrat Parti ile CHP arasında yaşanan gerginlikler, özellikle üniversite gençliği ile ordunun alt kademelerinde huzursuzluk yaratmaktaydı. Demokrat Parti iktidarında ordu içinde kurulan gizli komiteler, 9 kişilik bir subay grubunun darbe amacıyla bir yapılanma oluşturduğunun ortaya çıkmasıyla patlak veren Dokuz Subay Olayı gibi bazı olaylar nedeniyle iktidarla ordunun arasında da soğuk rüzgârlar esmekteydi.

İktidarın, muhalefetin sert eleştirilerine karşı uygulamaya koyduğu bazı tedbirler ise özellikle üniversite gençliği, akademisyenler ve meclisteki muhalefet kanadında huzursuzluk yaratmaktaydı.

Gerginliğin arttığı dönemde DP Meclis Grubu bir bildiri yayımladı. Bildiride CHP’nin ülkedeki bütün yıkıcı grupları çevresinde topladığı, halkı, orduyu iktidara karşı ayaklanmaya kışkırttığı öne sürüldü. Bu bildirinin ardından DP Meclis Grubu TBMM Başkanlığı’na muhalefetin eylemlerinin soruşturulması için bir önerge verdi.

Ardından Demokrat Parti tarafından Tahkikat Komisyonu kurulması mecliste sert muhalefetle karşılaştı. Tahkikat Komisyonu muhalefet ve basının faaliyetlerinin araştırılması için kurulmuş bir komisyondu. 15 kişiden oluşan komisyonun tamamı DP’li vekillerden oluşmaktaydı. Tahkikat Komisyonu meclis ile ilgili yayınları yasaklayınca ilişkiler daha da gerginleşti. CHP’lilerin konuşmaları basına yansımadan elden ele dolaşmaya başladı. DP yönetimi bu konuşmaları İhtilal beyannameleri olarak adlandırdı.

28 Nisan’da İstanbul’da 29 Nisan’da Ankara’da çıkan öğrenci olayları şiddetle bastırıldı. İstanbul’da çıkan olaylarda yaklaşık 40 öğrenci yaralandı ve İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi öğrencisi Turan Emeksiz yaşanan çatışmada hayatını kaybetti. Askeri müdahaleye giden günlerde yaşanan en son sokak hareketi 555K olayıdır. Geniş katılımlı bu öğrenci protestosu eylemi 5.5.1960 tarihinde saat 5’te, Ankara, Kızılay’da gerçekleşmiştir. 555 K, tarih ve yeri belirten bir parola olarak kullanılmıştır.

Ve Müdahale

Gerginliklerin artması, ordu içinde gittikçe güçlenen “rejimin tehlikeye girdiği” düşüncesi, silahlı kuvvetler içinde alt kademeden yukarı doğru bir baskı oluşturuyordu. Tüm bu baskılar ve yaşanan gerginlikler artarak belli bir patlama noktası oluşturdu. Türk Silahlı Kuvvetleri yönetime el koydu.

27 Mayıs 1960 sabahı saat 3.15’te önce piyade birlikleri ve süvari grubu, 3.30’da da tanklar hareket etti. Saat 4.36’da Albay Alparslan Türkeş tarafından radyoda okunan ilk bildiri ile harekât bütün Türkiye ve dünyaya ilan edildi.

27 Mayıs müdahalesi 37 düşük rütbeli subayın planları ile icra edilmiştir. Kritik mevziler bu subayların ellerindeki asker ve silahlarla ordudaki komuta kademesinin etkisiz hale getirilmesi ile ele geçirilmiştir. Sonra Cumhurbaşkanı ve hükümet üyeleri tutuklanarak, hükümet; 235 general ve 3500 civarında subay (daha çok albay, yarbay, binbaşı) emekliye sevk edilerek, ordu; 1402 üniversite öğretim görevlisi görevden alınarak, üniversiteler; 520 hâkim ve yargıç görevden alınılarak, yargı kontrol altına alınmıştır.

Müdahalenin ilk günü, Celal Bayar, Adnan Menderes, Refik Koraltan, Fatin Rüştü Zorlu ve Başbakanlık Müsteşarı Ahmet Salih Korur ve diğer hükûmet üyeleri Harp Okulunda, öğrenciler tarafından enterne edildiler. Adnan Menderes Eskişehir’den Konya’ya gitmek üzere Kütahya’ya geçtiğinde Keşif Tabur Komutanı Agasi Şen ve Binbaşı Muhsin Batur tarafından gözaltına alınmış ve Ankara’ya getirilmişti. İçişleri Bakanı Namık Gedik’in ise tutuklu bulunduğu Harp Okulunda konulduğu odanın penceresinden atlayarak intihar ettiği bildirildi.

3. Ordu Komutanı Orgeneral Ragıp Gümüşpala’nın, ‘eğer darbenin lideri kendisinden daha kıdemli değilse ordusuyla Ankara’ya yürüyüp isyancıları yakalayacağını’ söylemesi üzerine daha önce emekliye ayrılmış olan Orgeneral Cemal Gürsel Milli Birlik Komitesi’nin başına getirildi. Böylelikle müdahale güvence altına alınmış oldu.

Bu darbenin daha sonraki yıllarda meydana gelen askeri müdahalelerden farkı, Türk Silahlı Kuvvetleri emir komuta zinciri içinde yapılmamış olmasıydı; nitekim dönemin Genelkurmay Başkanı Rüştü Erdelhun da müdahalenin gerçekleştiği 27 Mayıs günü tutuklandı, Yassıada Mahkemesi’nde yargılandı ve idama mahkûm edildi. Ancak bu hüküm daha sonra ömür boyu hapse çevrildi. Cezası, müdahaleden sonra Cumhurbaşkanı seçilen Cemal Gürsel tarafından affedildi.

Müdahale sonrası, başına Orgeneral Cemal Gürsel’in getirildiği Türk Silahlı Kuvvetleri’ne mensup 38 kişilik bir birlik, Millî Birlik Komitesi adıyla idareyi ele aldı. Org. Cemal Gürsel’in onayıyla Korgeneral Cemal Madanoğlu’nun yürüttüğü bir tasfiye sonucu, demokratik yaşama geçişe karşı çıkarak ordunun yönetimde kalmasını savunan 14 üyenin yurt dışına görevli olarak gönderilmesi ile üye sayısı 23’e düşmüştür.

Bu işlem için Millî Birlik Komitesi 13 Kasım 1960 tarihinde kendini feshetmiş 14 üyesini görevden af ederek yeni bir komite halinde tekrar kurulmuştur. Görevden affedilen üyeler dünyanın değişik yerlerinde iki yıllık mecburi hizmetle görevlendirilerek sürgüne gönderilmişlerdir.

Millî Birlik Komitesi çıkardığı ilk kanunla birlikte 1924 Anayasası’nın birçok hükmünü değiştiren geçici bir anayasal süreç başlatmıştır. Bu süreçle beraber yeni bir anayasa düzenlenmesine dair çalışmalar da başlamıştır.

22 Şubat ve 20 Mayıs Askeri Müdahale Girişimleri
27 Mayıs 1960’tan sonra ordu içerisinde iktidarın sivillere devredilmesini istemeyen ya da bunu erken bulan gruplar ile karşıt görüşlü yüksek rütbeli subaylar arasında ayrılıklar yaşanmaktaydı. İktidarın sivillere devredilmesine karşı oldukları için 27 Mayıs ertesinde emekli edilen ve yurtdışında çeşitli görevlere yollanan 14 subayla ilgili gerginlikler de henüz yatışmamıştı.
1961 yılında yapılan seçimlerde de CHP’nin beklenen oranda oy alamaması ve Demokrat Parti’nin devamı olarak görülen Adalet Partisi’nin belli oranda başarı göstermesi siyasetteki huzursuzlukların sürmesine yol açmaktaydı. Demokrat Parti iktidarı döneminde iktidarı devirmeye yönelik cuntaya dâhil olmakla suçlanan ve 1959’da görev emriyle Kore’ye gönderilen Albay Talât Aydemir, 27 Mayıs müdahalesinde yer alamamıştı.
27 Mayıs 1960’tan sonra yurda döndüğünde Kara Harp Okulu komutanlığına atanan Albay Talât Aydemir 27 Mayıs’tan memnun olmayan ve idareye el konulmasını amaçlayan Silahlı Kuvvetler Birliği’ne üye idi. Birlik tarafından düzenlenen 21 Ekim 1961 tarihli protokol kararına göre 25 Ekim 1961’e kadar yönetime el konulması öngörülüyordu.
Ancak ordu içerisindeki fikir ayrılıkları yüzünden müdahale gerçekleşmedi. 19 Ocak 1962’de dönemin Genel Kurmay Başkanı ve yüksek rütbeli subaylarının da katıldığı bir toplantıda 28 Şubat 1962 tarihine kadar idareye el konulması yolunda bir protokol daha imzalandı. Ancak Genel Kurmay Başkanı Cevdet Sunay olayı İsmet İnönü’ye nakletti. Ardından protokolün uygulanmasından da vazgeçtiği anlaşıldı. Bunun neticesinde ordu içinde 20 Şubat günü bir tasfiye ve gözaltı süreci başladı.
Talât Aydemir 20 Şubat 1962 gecesi komuta ettiği Harp Okuluna geçince, gelen bir ihbarla Harp Okulunun alarma geçtiği düşünülerek Meclis Muhafız Taburu alarma geçirildi. Bunun üzerine Ankara’da bulunan pek çok askeri birim karşılıklı olarak hükümet karşıtı ve hükümet yanlısı olarak alarma ve kontr-alarma geçmeye başladı. Başkentte silahların patlamasına ramak kalmıştı.
Durumu yerinde incelemek üzere bir heyetle birlikte Kara Harp Okuluna giden Genel Kurmay İkinci Başkanı Memduh Tağmaç ortada bir alarm olmadığını anlayınca durum normale döndü. Ancak ertesi gün Talât Aydemir ve ona bağlı bazı subayların görev yerleri değiştirildi. Duruma itiraz eden Talât Aydemir emirleri yerine getirmedi ve karşı muhtıra gönderdi.
22 Şubat 1962’de Harp Okuluna yeni komutan olarak atanan subay Kara Harp Okuluna geldiğinde,  nöbetçiler tarafından silahsızlandırılarak tayinin geçersiz olduğu söylendi ve geri gönderildi. Talât Aydemir’le birlikte hareket eden bazı subaylar da gözaltına alınacakları haberini alınca birliklerine döndüler. Albay Talât Aydemir Harp okulunu bu kez gerçekten alarma geçirdi. Ok yaydan çıkmıştı.
Böylece Tank Okulu, Süvari Grubu, Muhabere Okulu, Zırhlı Birlikler Eğitim Merkezi ve Jandarma Okulu da kendiliğinden alarma geçip Ankara’da duruma hâkim oldular. Böylelikle ayaklanma başlamış oldu. Polatlı’daki topçu birliklerinden ve Çubuk’taki 230.Piyade Alayı’ndan bazı kuvvetler Talât Aydemir’e karşı Ankara’ya getirildilerse de, bunlarla birlikte Meclis Taburu da Talât Aydemir’in komutasına girdi.
22 Şubat öğlen saatlerinde;  Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayının süvari grubu komutanı Aydemir’in arkadaşı olan Binbaşı Fethi Gürcan da harekete geçerek Alaya yeni atanmış olan komutanı gözaltına aldı. Binbaşı Fethi Gürcan, güvendiği birlik ve subaylarla; o sırada içeride toplantı halinde olan Cumhurbaşkanı, Başbakan ve birkaç bakanı, Genelkurmay Başkanı ve MGK üyeleri olan kuvvet kumandanlarını enterne etmiş oluyordu.
Binbaşı Fethi Gürcan’ın, Çankaya’dan ayrılmadan önce Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ın tutuklanmaları yolunda yaptığı öneriyi Albay Talât Aydemir kabul etmedi.  Bu olay ayaklanmanın dönüm noktası oldu.
Albay Talât Aydemir, TBMM’nin derhal kapatılmasını ve atamaların durdurulmasını, gözaltına alınanların bırakılması ve Hava Kuvvetleri’ndeki cunta karşıtlarının da cezalandırılmasını istedi. Aydemir’in istekleri kabul edilmedi. Geçen zaman zarfında Ankara’da durum kontrol altına alınmıştı ve Aydemir’in kuvvetleri kuşatılmıştı. Hava Kuvvetleri de hükümetin emrindeydi.
22 Şubat saat 01.00 sularında Aydemir’e Genelkurmay tarafından gönderilen bir kurul, kan dökülmeden harekâtı durdurursa kimseye ceza verilmeyeceğini bildirdi ve bu konuda İnönü’nün güvence veren mektubu kendisine iletildi.
Saat 03.30’da Talât Aydemir alarmı kaldırdığını bildirdi ve evine döndü. Ertesi gün tutuklandı ve Genelkurmay Başkanlığı’nda gözaltına alındı. Harp okulu öğrencileri ise memleketlerine gönderildi. 22 Şubat olayına katılan genç subaylar emekliye sevk edildi. Ancak, emeklilik hakkı kazanmamış olanlar ise ordudan atılmış oldu. TBMM, 30 Nisan 1962’de ayaklanmaya karışanların ceza kovuşturmasına uğramamasına ilişkin yasayı kabul etti.
Emekli edilen Aydemir bir süre hapis yattıktan sonra tahliye edildi. Tahliye edildikten yaklaşık bir yıl sonra 20 Mayıs 1963’te ikinci kez ayaklanma girişiminde bulundu. Bu girişim ilkinin ulaştığı noktaya bile ulaşamadan Aydemir ve arkadaşları tutuklandı. Albay Talât Aydemir ile önceki girişime de katılan Süvari Binbaşı Fethi Gürcan bir kez daha affedilmediler ve 1964 yılında yargılandıktan sonra hüküm giyerek idam edildiler.

 

Anayasa Çalışmaları ve Onar Komisyonu

27 Mayıs sabahı, İstanbul Üniversitesi’nden Sıddık Sami Onar, Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Naci Şensoy, Ragıp Sarıca, Tarık Zafer Tunaya, Hüseyin Nail Kubalı ve İsmet Giritli askerî bir uçakla Ankara’ya getirilmişlerdir.

28 Mayıs günü komisyona Ankara’da iştirak eden Muammer Aksoy, İlhan Arsel ve Bahri Savcı ile birlikte yeni bir anayasa taslağını hazırlamak için çalışmalara başlamışlardır. Bu komisyon, başkanlığına getirilen Sıddık Sami Onar’ın adıyla “Onar Komisyonu” olarak anılmıştır.

1961 Anayasası

Yeni anayasa, 9 Temmuz 1961’de halkın oyuna sunularak oylamaya katılanların %60,4’ü tarafından kabul edilmiştir. Bu Anayasa 1982 Anayasası’na kadar yürürlükte kalmıştır.
1961 Anayasası ile:
·    Güçler ayrılığı sağlanmıştır. ( Yasama-Yürütme-Yargı )
·    Cumhuriyet Senatosu ve Millet Meclisi olmak üzere iki meclis oluşturulmuştur.
·    Yürütmenin dışında bağımsız yargı organları kurulmuştur.
·    Yasamadan çıkan yasaların anayasaya uygunluğunu kontrol eden Anayasa Mahkemesi kurulmuştur.
·    Yürütmenin kararları anayasal bir kuruluş olan Danıştay denetimine verilmiştir. Yani TBMM egemenlik hakkını kullanan tek organ olmaktan çıkıp Anayasa’da sözü edilen yetkili organlardan biri olmuştur.
·    Kişinin temel hak ve özgürlükleri Anayasa ile güvenceye alınmıştır.
1961 Anayasası ile tam bir parlamenter sisteme geçilmiştir. Demokratik, sosyal ve hukuk devleti anlayışı gelmiştir:
·    Demokratik devlet anlayışı: Çoğulcu Demokrasi ilkesi benimsenmiştir. Yani çoğunluğun yönetim haklarının sınırı azınlığın temel haklarıdır. Bununla birlikte TRT ve üniversiteler özerkleşmiştir.
·    Sosyal ve Demokratik devlet anlayışı (Sosyal Demokrasi): Ekonomik ve sosyal haklar tanınmıştır. İşçilere grev hakkı tanınmış, işçi ve memura sendika kurma ve toplu sözleşme hakkı verilmiştir. Devlet Planlama Teşkilatı kurulmuştur. 1961 Anayasası İşverenlerin de sendika kurabilmesine olanak sağlamıştır.
·    Hukuk devleti anlayışı: Anayasa Mahkemesi kurulmuştur. Hâkimlik teminatı getirilmiştir. Kuvvetler ayrılığı ve yargı bağımsızlığı öngörülmüştür. Danıştay’ın görev alanını daraltan Askeri Yüksek İdare Mahkemesi kurulmuştur.

Hazırlanan yeni anayasanın 9 Temmuz 1961’de kabulü ile 15 Ekim 1961’de yapılan genel seçimlerden sonra seçilen milletvekilleri ile kurulan T.B.M.M. ‎, 25 Ekim 1961’de toplanarak askerî rejime ve dolayısıyla Millî Birlik Komitesi’ne son verdi. Komite üyeleri, yeni anayasa gereği kurulan Cumhuriyet Senatosu’nun kayd-ı hayat (ömür boyu) şartıyla “doğal” üyeleri oldular.

27 Mayıs’ın Toplumsal Hayata Etkileri

27 Mayıs 1960 müdahalesini takip eden günlerde iç ve dış kamuoyunda geniş yankılar uyandıran yargılamalar yapılmıştır. Yargılama süreçleri neticesinde dönemin Başbakanı Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan 1961’de idam edilmişlerdir.

Dönemin başlarında ticaret ve sanayi odaları kapatılmıştır. Ancak dönemin sanayideki etkili kişileri Vehbi Koç, Nejat Eczacıbaşı ve Şahap Kocatopçu gibi isimlerin gayretiyle uygulamanın yanlışlığı izah edilmiş ve ticaret odalarının tekrar açılması sağlanmıştır.

27 Mayıs Müdahalesinin ekonomik alandaki en somut neticesi ekonomide tekrar devletçi yapıya dönülmesi olmuştur. Bu yapının işlemesi için Devlet Planlama Teşkilatı kurulmuştur. Bu dönemdeki ekonomik modele Planlı Karma Ekonomi denilebilir. 27 Mayıs 1960 Müdahalesi, etkileri bugün de devam eden ve halâ tartışılan bir müdahale olarak kabul edilmektedir.

Paylaş: